Üçüncü Tarafın Gücü

Günlük yaşantımızda çatışma ve uzlaşma kaçınılmaz olgulardır. Çatışma sonucunda küskünlüklerin, kırgınlıkların oluşması, ilişkilerin bozulması ve iş veriminin düşmesi iyi yönetilmeyen çatışmaların sonucudur. 
 
İnsanlar içine düştükleri çatışmaları farklı stratejilerle çözmeye çalışırlar. Bunun nedeni çocukluk yıllarımızda öğrendiğimiz stratejilerdir. Stratejiler öğrenilerek kazanıldığına göre şu anda kullandığımız ama çözüm üretmeyen stratejilerimizi değiştirebilir, yenilerini öğrenebiliriz. Kişisel gelişim uzmanı Zig Zaglar’ın da dediği gibi “Hedefinize ulaşamayacağınıza kanaat getirdiğinizde hedefinizi değil hedefinize giden yolu gözden geçirmelisiniz.” O halde stratejileriniz çözüme ulaşmanızı 
sağlayamıyorsa değiştirmeyi denemelisiniz.
 
Çatışmalar birer problem değildir, aksine çözümün birer parçasıdır. Çatışmalar yapıcı ve barışçıl olarak yönetildiğinde sağlıklı ve değerli çözümler olarak karşımıza çıkar. 
 
Çatışma sözünü duyduğumda aklıma şu hikâye gelir. Yaşlı bir adam ölmeden önce üç oğlunu yanına çağırır, onlara 17 devesi olduğunu ve bu develerin yarısını büyük oğluna, 1/3’ni ortanca oğluna, 1/9’ini de küçük oğluna bırakmak istediğini açıklar. Öldükten sonra oğulları babalarının vasiyetini yerine getirmek üzere develeri aralarında paylaşmaya kalkarlar. Ancak başarılı olamazlar. Çünkü 17 ne 2’ye,ne 3’e, ne de 9’a tam olarak bölünmez. Sonunda aralarında bir çatışma yaşarlar ve bilge bir
kadına başvururlar. Kadın gelenleri dinler, bir süre düşünür ve  “Size yardım edebilir miyim bilmiyorum ama en azından benim devemi alabilirsiniz.” der. Kardeşler bunu kabul ederler. 18 devenin yarısı olan 9 deve büyük kardeşe, 1/3’i olan 6 deve ortanca kardeşe, 1/9’İ olan 2 deve de küçük kardeşe düşer 9+ 6+ 2= 17 deve eder. Geriye kalan 1 deveyi de kadına geri verirler.
 
Şimdi bu hikâyeden yola çıkarak “İçinde bulunduğumuz çatışmaları çözebilir miyiz?” sorusunu sormak istiyorum. Başta 17 deveyle çözülemeyen soruna yaşlı bilge kadının yaptığı gibi bir adım geriye çekilip duruma dışarıdan bir gözle bakmamız gerekir. Ardından 18 deveyle sonuca varılabilir. Bence dünyadaki sorunları çözmek için 18. deveyi bulmak herkes için bir tutku olmalıdır. 
 
Temel olarak, insanlığı bu üç kardeş gibi görmeliyiz. Zaten dünyadaki insanların bir ailenin fertleri olduğunu bilimsel olarak biliyoruz. Dünyadaki 15000 soyun hepsi birbiriyle bağlantılıdır. Bu büyük ailenin yeniden bir araya gelmesi hepimiz için hayırlı sonuçlar doğurur. Oysa aramızda bir sürü çatışma ve anlaşmazlık var.
 
Peki, sorun ne? Sorun farklılıklarımız. Farklılıklarımız var ve bunu kabul etmekte zorlanıyoruz. Çünkü insan olarak çatışmaya meyilli yapıya ve korkunç yok etme gücüne sahip silahlar üretme kabiliyetine sahibiz. Aslında asıl sorun bütün bunları yapmaya meyilli insan zekâsıyla nasıl başa çıkacağımız.
 
Kaçınız son günlerde haberleri sonuna kadar izleyebiliyor merak ediyorum. Çünkü ben yarısına kadar bile izleyemiyorum. Oturup insan olarak şunu düşünmenizi istiyorum. Dünya barışı için bir çözüm yok mu? Aslında bunun şaşırtıcı derecede basit bir yolunun olduğunu ama çok da kolay olmadığını düşünüyorum. Neden mi?
 
Bu çözüm aslında benim bulduğum; buldum, şimdi bütün dünyayı barışa kavuşturacağım dediğim bir çözüm değil. Bu belki en eski çağlardan beri var olan ama ne yazık ki unutulan miraslarımızdan biri. 
 
Barışın sırrı da, çözümü de aslında “ biziz”, “ biz insanlar.” Bir çatışma anında yapıcı bir rol oynayacak çatışmanın etrafını saracak bir topluluk olarak biziz.
 
Bu konuda aklıma gelen çok güzel bir hikâyeyi daha sizlerle paylaşmak istiyorum.
 
Bir zamanlar Güney Afrika’da yaşayan insanlar, neredeyse dünyanın her tarafındaki diğer insanlar gibi avlanarak ve toplayarak hayatlarını sürdürüyorlardı. Topluluğun bütün erkekleri  avlanmak için tamamen ölümcül zehirli oklar kullanıyor, zaman zaman aralarında anlaşmazlıklar, çatışmalar yaşıyorlardı.
 
Sizce bu insanlar çatışma yaşadıklarında birbirlerine oklarını yönlendirmemek için ne yapıyorlardı? Ben söyleyeyim. Çatışma başlar başlamaz her taraftan bir kişi bütün zehirli okları toplayıp çalılıkların ardına saklıyor. Sonra bir araya gelip bir halka oluşturup konuşmaya başlıyorlar. Konuşma bazen günlerce sürüyor ama çözüm buluncaya kadar ara vermeden, dinlenmeden konuşuyorlar. Gerginlik hala yüksekse taraflardan birini, sakinleşmesi için bir yakınının yanına gönderiyorlar. Bu bir sistem ve bu sistemi çok önemsiyorum. Sisteme “Üçüncü taraf” diyebiliriz. Çünkü çatışmalar iki taraf arasında gerçekleşir. Bunlar iki ülke, işçi - patron olabilir, evli çiftler ya da iki arkadaş, iki sevgili...
 
Çatışan iki taraf arasında aslında hep var olan ama görünmeyen bir üçüncü taraf olduğunu göz ardı etmemeliyiz. Üçüncü taraf aslında biziz. Biz insanlar. Sizce de öyle değil midir?  Çatışan iki devlet arasındaki üçüncü taraf müttefikler, eşler arasında arkadaşlar, kardeşler arasında anne babalar, komşular, akrabalar...
 
Üçüncü taraftaki bizler, aslında istesek inanılmaz derecede yapıcı rol oynayabiliriz. Üçüncü tarafın yardımcı olabileceği en temel yöntem, taraflara gerçekten neyin tehdit altında olduğunu hatırlatmaktır. Kavga etmeden konuşmalarını ve tehditleri görmelerini amaçlamaktır. Bireyler, aileler, toplumlar için kavgayı bırakıp tehdit altında olan parçayı görmelerini sağlamaktır.
 
Çatışmanın içine giren tarafların bakış açısını kaybetmesi, tepki göstermesi çok kolaydır. Hele ki her birimizin birer tepki makinesi olduğunu düşündükçe… Bir deyiş vardır. “Kızgın olduğumuzda en iyi konuşmamızı yaparız.” Sonradan pişman olsak da. Sizlere şunu öneriyorum. Eğer üçüncü taraf olacaksanız önce balkona çıkıp çatışanlara yukardan bakın ve oradaki durumu görmeye çalışın. 
 
Burada balkonu metafor olarak kullanıyorum.
 
Benden koçluk yapmamı isteyen bir çiftin çatışmalarına şahit olmuştum. Eşlerden erkek olan haklılığını kabul ettirmek için sürekli kendini savunuyor, durmadan bağırıyordu. Bir ara bana dönerek “Aslında siz kadınlar yok musunuz? Siz kadınlar hepiniz aynısınız.” dedi. Kırılmıştım. Önce hiçbir şey demeden bekledim. Sonra balkona çıkarak olayı oradan izlemeye çalıştım. Orada yapmam gereken adamın kadınlar için yaptığı genellemeyi konuşmak değil, karı koca arasındaki çatışmayı çözmekti. Yeniden olaya konsantre oldum ve çözüm için her birinin balkona çıkıp olayı oradan izlemesini salık verdim. Yani üçüncü taraf olarak bakmalarını istedim. Biz buna koçlukta Wolt Disney modeli de deriz.
 
Ülkemizin de içinde olduğu Ortadoğu’nun durumunu bilmeyeniniz yoktur. Ortadoğu kan gölüne dönüşürken diğer yandan ülkemizde şehit haberleri almadığımız gün yok gibi ve olayları kanıksamış duruma geldik. Şimdi size şu soruyu sormak istiyorum. Kaçınız son zamanlarda Ortadoğu’nun ve ülkemizin içinde bulunduğu bu konu hakkında kaygı duyup ne yapabilirim diye merak ederken buldu kendini? Kaç kişi? Eminim ki birçoğunuz. Ancak bu kadar uzaktayken ne yapabilirim düşüncesi merak duygunuzun önüne geçip durdu. O halde şunu bilmenizde fayda var. Hiçbir şey nedensiz değildir. 
 
Bütün olayların bir nedeni ve sonucu vardır. Yani bir hikayesi… Çünkü hikâyeler hayatımıza anlam katan anahtarlardır. Çünkü hikâyeler bilgi aktarmanın en anlamlı yollarıdır. Eminim ki yaşayan herkes kendisini bu hikâyeye dâhil hissediyor. Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Musevi, inanan ya da inanmayan. Hepimiz bir kişisel menfaatimiz olduğunu düşünüyoruz bu hikayede. 
 
Sorum şu: Ülkemizi de içine alan Ortadoğu’daki kanı durdurmak için üçüncü taraf olmayı uygulayabilir miyiz? Evet diyenlere önce Ortadoğu’nun hikâyesini anlatmak istiyorum. Çünkü her kültürün olduğu gibi oranın da bir başlangıç hikâyesi var.
 
Bundan 4000 yıl önce bir adam ve ailesi gelip Ortadoğu’da yer alan Mezopotamya’ya yerleşti ve oranın kaderi bir daha eskisi gibi olmadı. O adam Hazreti İbrahim’di. Misafirperverliğiyle tanınan ve herkesin babası gibi olan İbrahim’in bir misyonu vardı. O birlik ve beraberliği yaymak için ömrünün sonuna kadar çabaladı. Yani o döneminin birleştirici, bütünleştirici, kolaylaştırıcı üçüncü tarafıydı. Her bir insanı bütünün bir parçası gibi gördü. İnsanların birbirlerine karşı nazik olmasını istedi. 
 
Bugün terörizmin keskin kırbacının oraları kan gölüne çevirmesinin nedeni, oradaki üçüncü gözün Hz. İbrahim gibi birleştirici olmamasından kaynaklanıyor. Çünkü terörizm temel olarak masum bir yabancıyı alıp korku yaratmak üzere öldürmek istediği kişilere düşmanca duygularla eğitmesidir. 
 
Terörizmin karşıtı ise aynı masum yabancıyı alıp evinize misafir edeceğiniz arkadaşlık duygularıyla eğitmesidir. Yüreğine dostluk tohumları ekerek olgunlaştırmasıdır. Hz. İbrahim ikinci yolu denedi. 
 
İnsanları farklılıklarıyla sevmenin, anlamanın yüceliğiyle olgunlaştırdı. Eğer bugün onun yaptığını yapmak istiyorsak onun açtığı yoldan yürümeliyiz. Çünkü yürümek gerçek bir güce sahiptir. Karşı karşıya geldiğimiz insanlarla aramızdaki mesafe azaldıkça tehdit hissederiz. Oysa yan yana, omuz omuza yürümek eylemimize güç katar. Ülkemiz üzerinde oynanan oyunları değiştirmek için önce sahneyi değiştirmemiz lazım. Düşmanlıktan-konukseverliğe, terörizmden – turizme... Çözüm için oyun değiştirici, kolaylaştırıcı olmalıyız. 
 
Afrikalıların bir sözü vardır. Örümcek ağları bir araya geldiğinde bir insanı bile tutabilir. Eğer aynı yöne doğru yürümeyi becerebilirsek barışın üçüncü tarafı olarak savaşın önüne ağ örebiliriz.
 
Aborjinler adını hiç duydunuz mu bilmiyorum. Afrika’nın ilk yerli kabilesi. İnsanlığın Aborjinlerden öğrenmesi gereken çok şey olduğunu düşünüyorum. Şöyle bir sözleri vardır. Birisini anlamak istiyorsanız onun makosenleriyle, bir gün boyu yürümeyi deneyin. Savaştan kaçarak topraklarımıza sığınanları anlamak için onlarla empati kuralım.
 
Afrika’da çalışan bir antropolog yerli kabilenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir. Ağacın altına koyduğu meyvelere ilk ulaşanın ödülü, o meyveleri yemek olacağını söyler. Onlara, “Haydi, şimdi başlayın! Birinci olan alacak!” dediğinde o an bütün çocuklar el ele tutuşarak koşmaya başlarlar. Antropolog neden böyle yaptıklarını sorduğunda şu cevabı verirler; “Biz ubuntu” yaptık. Eğer yarışsaydık, yarışı kazanan bir kişi olacaktı. Nasıl olur da diğerleri mutsuzken yarışı kazanan bir kişi ödül olan meyveyi yiyebilir? Oysa ubuntu yaparak meyveleri hepimiz yedik.” Sonra antropoloğa ubuntunun anlamını açıklarlar: Ubuntu: “Ben, biz olduğumuz zaman ‘ben’imdir.”
 
Aslında insanın olduğu her yerde çatışmanın olması kaçınılmazdır. Çatışmalar nasıl bir değişime gereksinim duyduğumuzu ortaya koyar. Problemlerimizi çözmemiz için bizlere enerji verir, motive eder, ilişkilerimizi güçlendirir. Çıkmaza girmemize neden olan olumsuz duygularımızı azaltarak, yeni hedefler belirlememize katkıda bulunur. Çatışmalar olmasaydı yaşam inanılmayacak kadar sıkıcı olurdu.
 
Johnson ve Johnson, kişilerarası çatışmalar karşısında insanların beş farklı çözüm stratejisinden birini izlediğini belirtmiştir. Bunlar “kaçınma”, “uyma”, güç kullanma, rekabete girme”, “uzlaşma”, “yüzleşme, iş birliği yapma” olarak adlandırılmaktadır. Beş ayrı çatışma çözme yolu olduğunu belirterek, bunları birer hayvan sembolü ile açıklamıştır. 
 
Kaplumbağa (Kaçınma)
 
Kaplumbağalar çatışma yaratan sorunlardan ve kişilerden uzak durur, çatışmadan kaçınmak için geri çekilirler. Çatışmaları çözmeye uğraşmanın boş bir çaba olduğuna inanır, çaresizlik hissederler. Bu nedenle çatışmayla yüz yüze gelmektense, geri çekilmenin daha kolay olduğuna inanırlar. Çatışmaya neden olan tarafla işbirliği yapmayı içeren bu stratejiyi kullanan bir kişi, ne kendi çıkarlarında ne de diğer kişinin çıkarlarında ısrarcı olmaz. Çatışmayı erteler ya da geri çekilir.
 
Oyuncak ayı (Uyma)
 
Oyuncak ayılar için ilişki çok önemli ama amaç önemli değildir. Onlar başkaları tarafından kabul edilmeyi ve sevilmeyi isterler. Çatışma devam ederse, birilerinin kalbinin kırılacağından, ilişkilerin zarar göreceğinden ya da bozulacağından korkarlar. Bir tatsızlık çıkmasın diye çatışmadan kaçınılması gerektiğini düşünür, ilişkilerini sürdürebilmek için kendi amaçlarından vazgeçerler. Oyuncak ayı sanki “amaçlarımdan vazgeçiyorum ve istediğin şeyi yapmana izin veriyorum; yeter ki beni sev” der gibidir. 
 
Köpekbalığı (Güç kullanma, rekabete girme)
 
Köpek balıkları kendi çözüm önerilerini kabul etmesi için, karşı tarafı zorlar, onların üzerinde güç kullanmayı denerler. Ne pahasına olursa olsun amaçlarına ulaşmayı isterler. Başkalarının ihtiyaçlarıyla ilgilenmez, başkalarının kendisini sevmesi veya kabul etmesi onlar için önemli değildir. Çatışmayı, bir kişinin kazanması gerekiyorsa o tarafın da kendi tarafları olmasını isterler. Kazanmak, köpek balıklarına başarı ve kendini beğenme, kaybetmek ise zayıflık, yetersizlik ve başarısızlık duygusu verir. Gözdağı vererek, güç kullanarak, karşılarındakileri ezerek kazanmaya çalışırlar.
 
Tilki (Uzlaşma)
 
Tilkiler hem kendi amaçlarına hem de ilişkilerine orta derecede önem verdikleri için uzlaşma ararlar. Kendi amaçlarının bir kısmından vazgeçerken karşıdakinin de amaçlarının bir kısmından vazgeçmesini isterler. Her iki tarafın da kazanabileceği bir çözüm yolu ararlar. Böyle bir çözüm bulmak için amaçlarından fedakârlık yaparlar.
 
Baykuş (Yüzleşme, işbirliği yapma)
 
Baykuşlar hem amaçlarına hem de ilişkilerine önem verirler. Çatışmaları, çözülmesi gereken sorunlar olarak görür, hem kendilerinin hem de karşı tarafın amaçlarına ulaşılabilecek çözümler ararlar. Çatışmaları, taraflar arasındaki gerilimi azaltan, ilişkileri geliştiren araçlar olarak görürler. İki tarafın da tatmin olacağı bir çözüm yolu bulmayınca huzursuz olurlar. Taraflar arasındaki gerginlik ve olumsuz duygular ortadan kalkmadıkça tatmin olmazlar.
 
Yukarıda açıklanan çatışma çözme stratejileri arasında sadece baykuş ile simgelenen yüzleşme ve işbirliği stratejisi ile her iki tarafın da kazançlı çıkacağı çözümler bulunabilir. O halde gelin her birimiz baykuş stratejisi uygulayan üçüncü taraf olalım.   Farklılıkları ülkemizin zenginlikleri olarak kabul edelim. Karşı tarafın makosenleriyle bütün gün dolaşıp onu da anlamaya çalışalım. 
 
Leyla Fidanay
Eğitmen, Koç, Yazar, Mentor
 
Kaynak: http://ideallyfree.com/