Otuz Yıl Önce Öğretmeni, Bugün Koçu Olmak

Sene 1986, öğretmenliğimin ilk yılları. Çukurca İlkokulu’nda, o yıl birinci sınıfı okutmam gerekir. Müdür eşiyim, seçerek öğrenci verdi denmesin diye kayıt yapılan öğrencilerin isimleri bir torbaya konulmuş, dört öğretmen arkadaş sırayla torbadan isim çekerek sınıflarımızı oluşturuyoruz. 
 
Kendi anlatımıyla “İsimlerimiz sırayla okundu, Yeşim Haliloğlu, Başak Yılmaz, Deniz Çakmak, Songül Küçük... Annelerimizin elini bırakıp size doğru yürüyoruz. Kollarınızı açıp ‘Aman Allahım ne güzel kızlarım oldu.’ dediniz.” 
 
Oğlumun da bir dönem aralarında olduğu 46 kişilik sınıfımdaki kızlarım ve oğullarım yıllar sonra Facebook’ta Emrah Erkoca’nın girişimiyle “Leyla Fidanayın Öğrencileri” grubuyla yeniden bir araya gelmişler. Duyduğumda çok mutlu olduğum grupta birçoğu vardı, zamanla eklenenler oldu ama Yeşim yoktu aralarında. Sordum kimsenin haberi de yoktu. 
 
Sene 2016, ofisin telefonu çaldı açtım, karşımda titreyen bir ses. Öğretmenim, koçluk eğitimi için araştırma yaparken buldum sizi... şeklinde başlayan bir konuşmanın sonucunda şimdi yeniden öğretmen ve öğrencisi olarak birlikteyiz.

Öğrenci koçu olarak öğrencilerinin içlerindeki cevheri keşfetmek  üzere çıktığı yolculukta yollarımız yeniden kesişti. Elimden geldiğince, dilim döndüğünce yardımcı olacağıma söz vererek başladık eğitime.
 
Eğitimin ikinci günü, ofise geldiğimde yeni bir sürprizle karşılaştım. Kızlarımdan Songül Küçük Süren, Serap Atay Türkoğlu kızı Deren’le, Yeşim Haliloğlu Çelik kızı Deniz’le beni bekliyorlardı. Nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Günlerce konuşsak bitmeyecek anılar biriktirmişiz. O kadar çok şey anlattılar ki unutmamış olmalarına şaşırdım. Herşey dün yaşanmış gibi... 
 
Bir gün sonra Yeşim masama birkaç kağıt koydu. “Bunlar içimden gelenler öğretmenim. Gece uyumadan önce yazdım.” Sen oku dedim. Son satırlarda gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. Onu paylaşmak istedim. Buyurun takdir sizin...
 
MASAL BU YA
 
Bir varmış, bir yokmuş… Masal masal içindeyken, develerle pireler arkadaş olmuş. Bunu gören Zümrüd-ü Anka, almış eline bir çuval başlamış yere dökülenleri toplamaya. Toplarken yerde bir taş bulmuş. Üzerini kaplayan tozlardan yeşili tam da yeşile benzemeyen, üzeri damarlı bir taş. Evet evet bildiniz YEŞİM taşı…
 
Taş değerliymiş değerli olmasına ama Anka Kuşu nerden bilsin! Yalnız ön sesileri onu orada bırakmaması gerektiğini söylüyormuş. Almış taşı kanatlarının arasına, düşürmekten korkarak başlamış taşımaya. Taşırken almış kuşu bir derin düşünce… Diğerlerinden farklı bu taş nereden geldi, sahibi kim ve ben bu taşla ne yapacağm... Anka kuşunun kafasında deli sorular, vurmuş kendini çöllere. Masal bu ya, çölde Mecnun’la karşılaşmayı umarken LEYLA çıkıvermiş karşısına. 
 
Leyla görmüş kuşun elindeki taşı ve hemen anlamış tozun altında nasıl bir mücevher olduğunu. Uzatmış ellerini kuşa, taşı almak istemiş elinden. Kuş şöyle bir geri çekilmiş, vermek istememiş önce. Leyla’yı tanıyormuş tanımasına ama yine de tereddüt etmiş. Ürkek bakışlarla süzmüş Leyla’yı. 
 
Aman Allahım o da ne? Bu Leyla eski Leyla  değil… Mecnun’un uğruna çöllere düştüğü, aşkından  deli divane olduğu Leyla değil bu. Kuş usulca yaklaşmış Leyla’ya ve sormuş:
“Sende bir hal var anlayamadığım, ne oldu sana?” 
Leyla soruyla cevaplamış kuşun sorusunu;
“Nasıl bir hal? İyi mi, kötü mü?” 
“Bilemedim” demiş kuş. “Farklısın işte. Sana bir haller olmuş ben yokken. Mesela saçların, saçlarını kestirmişsin.” 
“Saçın kaynağı bende Anka,  merak etme. İstediğim zaman tekrar uzatabilirim.”
“Peki ya gözlerin? Artık eskisi gibi bakmıyor sanki…” 
“Gözlerimde hiçbir değişiklik yok, sadece daha uzağa, daha  derine bakmayı öğrendim.”
“Ama nasıl, nasıl yaptın bunu?”
“İster misin? sana da öğreteyim.”
“Ben yapamam, nasıl yapacağımı da bilmiyorum.”
“Ben sana öğretirim, güven bana “
“Korkuyorum”
“Korkma, ben yanındayım.”
“Ya canım yanarsa?”
“Canın yanabilir ama buna değmez mi? Bir bilsen ben nasıl farklı görüyorum artık her şeyi. İzin ver sana da öğreteyim.”
“Nasıl?”
“Bak şu sol kanadının üzerinde yaralı bir tüy var. Belliki geçtiğin yerlerde dikenlere  takılmış. Fark ettin mi?”
“Etmez olur muyum hiç, nasıl canım yandı Leyla, bir bilsen.”
“Peki, ne yaptın  canın yanınca?”
“Tuz basınca geçer dediler, ben de tuz bastım.”
“Geçti mi peki?”
“Önceleri geçer gibi oldu ama sonra daha bir derinden sızlamaya başladı.”
“Gel koparalım şu tüyü ordan, nasılsa hiçbir işe yaramıyor.”
“Yine canım yanacak Leyla.”
“Evet yanacak biliyorum ama emin ol şu an yandığından daha fazla değil.”
 
Anka dönüp yaralı kanadına baktı. Leyla;
 
“Hemen atmayacağız merak etme. Ancak vakti gelince o da olacak.”
“Sana güveniyorum Leyla. Koparmama yardım eder misin?”
“Koparmana yardım edemem, o senin bir parçan, o işi ancak sen yapabilirsin. Söz veriyorum ben hep yanında olacağım.”
 
Kuş ürkekçe tuttu tüyü  gagasıyla ve birden çekti. Öyle bir acı hissetti ki, sanki canından can koptu. Az sonra kanadının hiç acımadığını fark etti ve heyecanla sarıldı Leyla’ya.
 
“Geçti Leyla, geçti. Kurtuldum artık bu acıdan. Atalım gitsin bu tüyü bir daha onu görmek istemiyorum.” dedi.
 
“Olmaz” dedi Leyla. “Daha işimiz bitmedi. Yerden bulduğun taşı çıkar şimdi. Kopardığın tüyle bir güzel temizle üzerindeki tozları.”
 
Kuş başladı taşın üzerindeki tozları silmeye. Sildikçe sildi, sildikçe sildi. Bir de ne görsün, tozların altında  yemyeşil, parlayan bir mücevher var. Heyecanla baktı Leyla’ya;
 
“Evet tanıdım ben bunu, bu YEŞİM taşı. Meğer ne budalaymışım, görmemişim tozların altındaki cevheri, neredeyse atacaktım.”
“Bir daha bak.” dedi Leyla. “Bir daha, orada taştan fazlasını göreceksin.”
 
Kuş bir daha eğildi ve yeniden baktı taşa. Parlayan taşın üzerinde kendi aksini gördü. İşte o zaman anladı Leyla’nın nasıl daha uzağı, daha derini  görmeyi ögrendiğini. Sonra bir daha, hiçbir yarasına tuz basmayacağına dair söz verdi kendi kendine.
 
Gökten üç elma düştü…
 
Biri Leyla’nın, biri kuşun, biri de masalda adı geçtiği için alınmasın diye Mecnun’un başına…
 
YEŞİM ÇELİK